TEKNOLOJİYİ KUTSAYAN DİJİTAL MEZHEPLER DOĞUYOR
· Akıllı telefonlar hayatımıza gireli
daha on yıl bile olmadı. Araştırmalara göre günde ortalama üç saatimizi bu
dijital ekranlara bakarak geçiriyoruz. Bir arkadaşa, aileye ya da kitaba
ayrılandan çok daha fazla bir süre bu. Bir edebiyat dergisi olarak şunu merak
ediyoruz. Bu yeni dijital ekranlar okuma alışkanlıklarımızı nasıl etkiledi?
Okuma alışkanlıklarını maalesef olumsuz etkiledi. Çünkü bu öyle hızlı gelişen bir şey ki yazıyı da bir anlamda geride bıraktıracak hatta soluklaştıracak bir cazibeye, renkliliğe sahip. Dolayısıyla insanların artık belli bir metin üzerinden ilerlemesi söz konusu değil. Eskiden biz ne yapardık? Bir metin okur ve onu üzerinden bir şey tahayyül ederdik. O canlandırdığımız üzerinden de kendi hayallerimizle bambaşka dünyalara giderdik. Şimdi bugünün dünyasında bu ‘‘artırılmış gerçeklik’’, olgular zihnimizde canlandırmadan ekranın üzerine verebiliyor. O yüzden de bizim okuma işlemimizi neredeyse bertaraf eden, bir kenara koyan bir tarafı var dijital ortamın.
· Bunun olumsuz sonuçları nelerdir?
Biz bir metin okurken o metnin akışına göre zaman zaman durarak, geri dönerek, onu istediğimiz gibi kafamızda canlandırarak ona biçim verebiliyorduk. Ama şu anda önümüzdeki ekrandan bir başkasının biçim verdiği ve biçimlenen şey üzerinden o akışa bizim de katılmamızı isteyen amansız bir dünya var. Ve bu aslında bizi içine çektikçe, eskiden okuduklarımızın senteziyle var olabilen direylere dönüşüyoruz. Hepimizi biraz yutan ve zihinlerimizi tutsak eden, oraya doğru güdümleyen bir şey haline geliyor. Yani metin okumanın tam tersi bir yapı haline geliyor.
· Öyleyse zihnimizin kontrolü artık
bizde değil mi?
Evet. Yani zihnimizin biçimleme, oradan farklı sonuçlar çıkarabilme, yani sentez yapma becerisi zayıflıyor. Edebi anlamda derinleşme, farklılaşma, çok yönlü sorgulayıcı özelliğimiz, hayata farklı bakmamıza ve insanlığa katkı sağlamamıza sebep olan hemen hemen her hasletimiz zedeleniyor. Herkesin adeta Pokemon oyuncuları gibi tek tipleştiği bir noktaya doğru gidiyoruz.
· Son zamanlarda demokrasi kültürü
olgunlaşmamış ülkelerde sosyal medyanın demokrasiye faydadan çok zarar
getirdiği yönünde bir görüş de var. Sizin düşünceniz?
Tabii bu tartışmaların çok boyutu var. Sosyal medyanın bir yandan insan zihnini kalıplayıcı ve onu kendi hedef ve çıkarlarına göre konumlayıcı bir yapısı da var. Facebook’un hedefi ne? Ya da Google’ın? Daha çok reklam verene daha çok hizmet etmek. Bizleri de birer birey değil de birer tüketici ve profil olarak pazarlamak ve bizim tüketim güdülerimizi arttırarak daha fazla para harcamamızı sağlamak istiyorlar. Bu anlamda kapitalist bir hedefe hizmet ediyorlar. Vahşi kapitalist düzenek, 21. yy’da sanayi kapitalizminin çok daha ötesinde. Hani o mavi yakalıyı tüketici yapmanın çok daha ötesinde adeta robotlaştıran bir sistem var. Sanayi çağının başaramadığı robotlaştırmayı gerçekleştiren bir yapı söz konusu.
Tabii bu tartışmaların çok boyutu var. Sosyal medyanın bir yandan insan zihnini kalıplayıcı ve onu kendi hedef ve çıkarlarına göre konumlayıcı bir yapısı da var. Facebook’un hedefi ne? Ya da Google’ın? Daha çok reklam verene daha çok hizmet etmek. Bizleri de birer birey değil de birer tüketici ve profil olarak pazarlamak ve bizim tüketim güdülerimizi arttırarak daha fazla para harcamamızı sağlamak istiyorlar. Bu anlamda kapitalist bir hedefe hizmet ediyorlar. Vahşi kapitalist düzenek, 21. yy’da sanayi kapitalizminin çok daha ötesinde. Hani o mavi yakalıyı tüketici yapmanın çok daha ötesinde adeta robotlaştıran bir sistem var. Sanayi çağının başaramadığı robotlaştırmayı gerçekleştiren bir yapı söz konusu.
· İnsanları tüketici olarak
programlıyorlar yani…
Aynen öyle. Bir yandan da şu meşhur,
‘‘Dünya, 21.yy’da Orwellci mi yoksa Huxleyci bir tarafa mı gidecek?’’
tartışmasına geliyoruz. Bir yandan da Davut’la Golyat hesabı, buradan bir Aşil
topuğu, bir zayıf nokta çıkar mı tarzından bir tartışmalar var. Tamam, Facebook
ve Twitter bunları yapıyor, özellikle çok genel amaçlı popüler medyalar bunu
yapıyor diyebiliriz. Ama bir yandan da zaman-mekân ve ulus-ötesi bağımsızlık
sağlaması söz konusu. Diğer dünya vatandaşlarıyla hemhal imkânı veriyor.
Diğerinin sorunları ve yaşam tarzlarından haberdar oluyoruz. Günümüz itibariyle
bu daha az etkisi olan bir şey. Sizin söylediğiniz gibi tek tipleşme ve
robotlaştırma olgusu çok daha baskın bir karakterde gelişiyor. Ama bir yandan
internetin gayr-ı merkezi yapısından açık kaynak dediğimiz bir takım sistemler
çıkıyor. Bir taraf herkesi sosyal medya üzerinden paylaşım yapmaya sevk ederken
bir yandan da insanlara kendi fikirlerini özgürce ve mahremiyeti ihmal
edilmeden paylaşabilecekleri ve kendilerini daha çok geliştirebilecekleri
olanaklar sağlıyor. Toplumların bir kısmına bakıyorsunuz, özellikle refah
toplumlarında gençlerin ve özellikle çocuk yaştakilerin
kodlama-tasarlama-sorgulayıcı zihin yapılarını geliştirerek 21.yy’a adapte
olmalarını kolaylaştırıyor. Yani bir yandan tez okurken ona karşı bir anti-tez
de çıkıyor hemen.
İşte hep bunlar 1930-40’larda Orwel
ile Huxley arasındaki 1984 ve Cesur Yeni
Dünya tartışmalarının izdüşümü. Birisi dünya daha totaliter bir noktaya
doğru gidiyor, diyor. Öbürü de, hayır öyle bir şey yok, bilgi o kadar fazla
bombardıman edilecek ki insanlar ilgilerini kaybederek daha hazcı bir yapıya
kavuşacaklar, diyor. George Orwell insanların bilgiyi artık istemeyeceklerini
söylüyor. Geçenlerde bir televizyon kanalında, Charlie Rose’un söyleşisinde üç
konuk vardı: Bir geleneksel medya iki tane de yeni medya yayıncısı şunu
söylüyordu: ‘‘Öyle bir zaman gelecek ki Amerikalılar artık bizim yayınladığımız
haberleri okumak istemeyecekler.’’ Tam da Huxley’in söylemek istediği bu. Ama
orada bir kişi çıkıyor ve bütün bu kaderi değiştirebilecek şeye sahip oluyor.
Şu an da tek tipleşmenin çok ağır seviyeye geldiği bir dönemdeyiz ama bu böyle
ilelebet gidecek diye bir şey yok.
· O zaman bu çarkı reddetmeden,
dışarıda kalmadan ve sorunsallaştırmadan, kuralların farkında ama kendi dilini
unutmayacak şekilde mi burada yer almak gerekiyor?
Şöyle: İnternet üzerinde Facebook ve Twitter gibi, tamamen ticari amaçla bu çarka hizmet eden, tek tipleştiren makineler var. Ama bir yandan daha barışçıl bir şekilde bu işi yürüten, dünyanın daha demokratik, daha güzel bir yer haline gelmesi için çabalayanlar var. Bunlar çok daha anarşist ve yıkıcı bir şekilde, düzeni alaşağı etmek isteyen yapılar. Fiziksel dünyamızda nasıl bir coğrafyada şiddet hâkimken bir tarafı da tamamen bir barış vahası ise burası da öyle bir ortam.
Şöyle: İnternet üzerinde Facebook ve Twitter gibi, tamamen ticari amaçla bu çarka hizmet eden, tek tipleştiren makineler var. Ama bir yandan daha barışçıl bir şekilde bu işi yürüten, dünyanın daha demokratik, daha güzel bir yer haline gelmesi için çabalayanlar var. Bunlar çok daha anarşist ve yıkıcı bir şekilde, düzeni alaşağı etmek isteyen yapılar. Fiziksel dünyamızda nasıl bir coğrafyada şiddet hâkimken bir tarafı da tamamen bir barış vahası ise burası da öyle bir ortam.
· Bütün yazılımlar, donanımlar dışardan
ithal ediliyorken bu çarkın içinde nasıl yerli ve milli olunabilir sizce?
Şimdi iki şey var tabii. Yerliyi ben yerel kültür olarak alıyorum. Kültürün korunması önemlidir. Dijital kültür bir yandan emperyal bir anlayış içinde. Herkes İngilizce konuşmaya meyledince kendi dilimiz bu evren içinde daha alt sıralarda kalıyor. Bu, yerelliği bozan bir şey. Fakat bir yandan da kaydedici, sürekli arşivleyici anlayışı nedeniyle bu kültürü de muhafaza edici bir yanı var. Bizim buna nasıl baktığımız ve nasıl bir bilinçle yaklaştığımız önemli. Burada ‘’Yeni Medya Okuryazarlığı’’ dediğimiz şey ön plana çıkıyor. Şu anda mesela ‘‘nesnelerin interneti’’, ‘‘Endüstri 4.0’’ ya da ‘‘yapay zeka’’ gibi bir sürü kavram konuşuluyor. Millet de, bu Almanların paketlediği bir şey; bu Amerika’nın oyunun vb. diyor. Ben de diyorum ki, matbaa Batının bir oyunu olabilir. Ama o dönemde bizim matbaayı alıp kendi kültürümüzü nasıl geliştireceğimize bakmalıydık. Dolayısıyla bu dönemde de bizim yapmamız gereken şey, içinde bulunduğumuz ortamın dinamiklerini iyi öğrenip buna karşı bir bilinç geliştirmek ve bu bilinç üzerinden kültürümüzü şekillendirmek. Bu akışa kapılmadan burayı şekillendirebilirsek hem yerel kalırız hem de kendi milli kültürümüzün ürünlerini ortaya koyabiliriz. Sadece kültür-sanatta değil ekonomide, teknolojide, ahlakta ve siyasette bu şekilde form kazanılır. Madem ki dünya bu ortam üzerinden şekilleniyor, bizim bu ortamı iyi anlamamız şart. Akışa kapılmadan, bilinçle nasıl ayakta durabileceğimize yönelik özellikle yeni kuşak için bir öğreti geliştirmemiz lazım. Bu öğretiyi dünyanın gittiği noktadan çok aykırı bir noktada konumlarsak o zaman başarısız oluruz. Bu, tamamen onların şekillendirdiği akışa kapılalım demek değil. Orayı da bileceğiz ama kendi gerçeklerimiz üzerinden hareket ederek burayı sağlamlaştıracağız.
· Peki, bu yeni ortam bireyin
evreninden, aile ilişkilerinde, zaman-mekân algısında ne gibi değişiklikler
meydana getiriyor?
Sadece Türkiye’de değil, her yerde üç aşağı beş yukarı benzer şekilde gelişiyor. Ama tabii batı ülkeleri birleşmeye çok daha öne başladığı için onlar bizden daha az zarar gördü. Bu yeni gelişmeye başlayan ekran kültürüyle, Batının sanayi döneminin sonlarında yaşadığı şeyi biz bu post-sanayi çağında yaşıyoruz.
Siber dünya, internetin eriştiği her
yerde benzer etkilere sebep oldu. Nedir bu etkiler? Birincisi ekranın verdiği
özgürlük duygusudur. Göçle birlikte şehre geldik. Endüstri çağında giderek
binalar arasında kısılmaya başladık. Şimdi metropoldeyiz. Metropolleşmenin ya
da fiziksel dünyanın kendisi de bizi bu siber dünyaya doğru itiyor. Çünkü kişi
başına düşen fiziksel alan azalıyor. Mahremiyet duygusu azalıyor. Altyapı ve
trafik problemleri de insanları bu ekranlara sevk ediyor. Dolayasıyla bu
binalar arasında kısılmışlığımızı ekranlar üzerinden yeni bir özgürlük imkânına
çevirmeye çalışıyoruz. İşin temel noktası bu. Burası bize bir özgürlük
bahşediyor ve biz de kendimizi bu duyguya kaptırmaya fiziksel dünyanın
zorlukları nedeniyle çok da meyyaliz. Sıkıntı burada.
· Ama hocam, bu yanıltıcı ve yüzeyde
bırakıcı bir özgürlük. Uzun ve derin okumalardan, üretkenlikten kaçınarak vakit
öldürüyoruz dediğiniz gibi…
Evet. Yüzeyselleşmeye doğru itiyor insanı bu yanılsatıcı(illusive) özgürlük duygusu. O yanılsama içinde çok heyecanlı, haz dolu bir dünyaya girdiğimizi düşünüyoruz ama bir yandan o akış içinde kendi ömrümüzden, geleceğimizden kaybetmiş oluyoruz. O akışın bizim üretkenliğimize verdiği zarar bizi hem üretkenlikten alıkoyuyor hem de iletişimimizi yanlış biçimlendirmemize neden oluyor. Buranın cazibesi nedeniyle ev içindeki fiziksel iletişimden ziyade buradaki çoklu iletişime meraklıyız. Bunun nedenlerinden birisi şu: Burada bir kişiliksiniz ama kendinizi idealize ederek, olduğunuzdan farklı göstererek, kendi bedeninizdeki mevcut kimliğinizden kurtularak orada yarattığınız ütopik kimlik üzerinden var oluyorsunuz. Aslında kendimizi statü olarak mevcut statünüzden çok daha üst bir konuma taşıyabiliyorsunuz. Bunun bir cazibesi var. Bu aslında anonim ve sahte bir kimlik. Bu yanılsatıcı dünya bizim üretkenliğimize zarar veriyor. Bunlar tek tipleştirici, yalnızlaştırıcı ve kalıplayıcı unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Ve gelecekte bu yeni kuşağın hangi saiklerle geleceğini de tasavvur edemiyoruz bu durumda. Bu belirsizlik dünya için çok büyük bir sıkıntı.
· Evet. AVM’lerde çok görüyoruz bunun
örneğini. Elinde akıllı telefonlar olan anne babalara kendini göstermek, ilgi
çekmek isteyen çocuklar var. Dikkat çekmek için biraz da aşırılıklar yapmak
zorunda kalıyorlar. Bunun sosyal sonuçları ne olur sizce?
2008 yılında Amerikalı sosyal bilimci Sherry Turkle bunun ismini koyan bir kitap yazdı. Alone Together, adında. ‘‘Yalnız ama sosyal’’ diye çevirebiliriz bunu. Levent Erden ‘‘tekil sosyallik’’ diye çeviriyor. Yani bilgisayar başında fiiksel olarak tek kişisiniz ama siber dünyada milyonlarca insanla iletişim kurma ve o iletişim üzerinden var olma şansımız var.
2008 yılında Amerikalı sosyal bilimci Sherry Turkle bunun ismini koyan bir kitap yazdı. Alone Together, adında. ‘‘Yalnız ama sosyal’’ diye çevirebiliriz bunu. Levent Erden ‘‘tekil sosyallik’’ diye çeviriyor. Yani bilgisayar başında fiiksel olarak tek kişisiniz ama siber dünyada milyonlarca insanla iletişim kurma ve o iletişim üzerinden var olma şansımız var.
· Bunun etkisi ne olur?
Mahalle ve sokak artık ortadan kalktı ve çocuk hataı boyunca sadece okul arkadaşlarını tanıyor. Bunlardan birisiyle arası açılınca da dünyası kararıyor. Bu sosyal medya üzerinden sosyalleşmeyle genç kuşak kaçınılmaz olarak karşılaşıyor. Çünkü kendisi gibi düşünen insanlar arıyor. Buralar onlara uygun alanlar olarak gözüküyor. Ama aynı zamanda çok ciddi bir tehlike. Çünkü karşısında ne olduğu belli olmayan, doğrusu yanlışı belirsiz ve ailelerin kontrol edemeyeceği bir iletişim çemberi var.
· Dolayısıyla yönlendirilmeye de müsait
bir ortam.
Çocuklara çok erken yaşlarında bu konuda doğru ya da yanlışı öğretemezsek onların bu bambaşka robot-insan dünyasına nefer olarak katılmaları işten bile değil. Bu ister Batı dünyasının güdülediği bir tüketici konumu olsun ister şiddetin paramiliter neferi olsun. Ama ya şiddetten beslenecek ya da oradaki tüketim ortamından. Ben şunu merak ediyorum: Günümüzün çocukları rüya görüyorlar mı ya da ne kadar hayal kuruyorlar.
· Umberto Eco, Android’i Protestan
mezhebine, Mac’i(Apple) de Katolik mezhebine benzetirdi. Yeni mezhepler ve yeni
kimlikler mi oluşmaya başladı?
İlginç bir gözler var. Apple ürünleri kullanıp buna rakip ürünlere dogmatik bakanlara Apple’ın Evangelistleri diyorlar mesela. Dolayısıyla is artık rasyonellikten çıkıyor. Ekonominin en çok sevdiği tüketici tipi de bu marka Evangelistleri. Marka Evangelistlerinin yaptığı şu: Diyelim siz Apple’a bir konuda, bu insan haklarına aykırıdır, diyorsunuz. Apple bilinçli olarak cevap vermiyor size. Çünkü ‘‘Apple’ın müritleri’’ devreye giriyor ve genellemelerden üzerinden savunmaya geçiyor. Bu müritleri sayısı arttıkça da geri adım atmak zorunda kalıyorsunuz. Dolayısıyla ifade özgürlüğü olduğunu düşündüğünüz bir ortam, kendi baskısını yaptığı bir ortama dönüşüyor.
Eski sanayicilerin kendilerini halka
‘‘Ben sizdenim’’ diye göstermek gibi bir çabası yoktu. Ama biraz daha yaşantılarına dikkat eder ve
2000’li yıllardan itibaren herkesin her şeyini ortaya koyduğu, adeta
çıplaklaştığı bir dönem yaşıyoruz. Yine de bu kuşağın vanasını tutan tiplere
baktığımızda Mark Zuckerberg’e bakın, Steve Jobs’a bakın bunların hayat
biçimlerinde daha yatay, internetin ruhuna uygun bir iletişim benimsediklerini
görürsünüz. Bunun sebebi, zihniyet olarak öyle katılımcı demokratik bir
zihniyete sahip olmaları değildir. Onlar katılımcılığı, insanların daha fazla
kendi platformlarına dahil olması için kullanıyorlar. Yani daha çok ticari
açıdan. Dışarıdan bakıldığında paranın belli bir aşamadan sonra onlar için çok
önemi olmadığını görüyorsunuz. Steve
Jobs hep kot pantlon ve siyah tişört giyerdi. Zuckenberg de gri kısa kollu
tişört ve parmak arası terlikle dolaşıyor.
· Bu mezheplerin de kodları,
kıyafetleri ve ritüelleri var anlaşılan…
Dünya nimetlerinin reddi değil teknolojinin kutsanmasına doğru giden daha yeni bir dijital mezhep anlayışı doğuyor burada. Bu kutsanmanın da seküler bir din olarak dijital müritliğe doğru kaydığını görüyoruz. Bu, dünyayı kontrol altına alan bir yandan da inancı ikame eden bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Narsist ve dogmatik bir anlayış olarak yayılıyor.
· Marks’ın ‘‘Matbaanın icadından sonra
İlyada gidi destanlar yazılamaz’’ sözüne nispetle dijital çağda bizi ne tür
metinler ve okuma biçimleri bekliyor?
Kültür artık yazılıdan görsel-işitsel ve hatta arttırılmış gerçekle birlikte interaktif bir noktaya doğru evriliyor. Kültür bundan kaçamaz. Ama kültürün klasik formu da varlığını koruyor. Bunlar da senfoni ya da tasavvuf müziği gibi büyük bir saygıyla ve hazla dinlenilen müzikler olarak yerini koyuyor. Bunlar da daha derin insanların ilgilenebileceği noktaya doğru gidiyor. İnsanlar okumaktan ziyade görmek istiyorlar. Klasik anlayışımız sanayi çağının öncesini ve sonrasını da içeren bir yapı halini alıyor artık. Dolayısıyla yazı dediğimiz unsur, bence birkaç şekilde dönüşecek. Artık yazarlarda kısa ve açık yazmanın tekniklerini keşfedecekler. Mesela link kullanacak, onları akıştan koparmayacak şekilde bağlantılar ekleyecekler. Daha fazla ilgilenmek isteyenler o linkin üzerinden yol alacak. Ya da işte oraya, okurun sahneyi hafızasında canlandırabileceği bir video koyacaklar. Belki de metni sesli okuyacaklar.
· Waterloo’yu 15 sayfa tasvir
etmektense bir linkle oranın videosunu koyacaklar belki…
Bu tabii çok şey kaybettirecek. O yazarın bakışını göremeyeceğiz orada. O sözcükleri sizin zihninizde canlandıran, o yazara o ilhamı veren, o kalemi oynatmasına sebep olan derinliği, nüansı alamayacağız. O yazarın orada betimlemek istediği ifade görüntünün üzerinde kaybolacak. Belki şu anda belgesel dediğimiz forma dönüşecek. Bu da bizim muhayyilenin olmadığı bir alana götürecek. O görüntüyle herkesin muhayyilesi aynılaşacak. Taht Oyunları cüce karakteri gibi. Diziyi izledikten sonra herkesin hayalinde aynı cüce yerleşiyor. Bu bize olumlu ve olumsuz pek çok şey getirecek.
Bu tabii çok şey kaybettirecek. O yazarın bakışını göremeyeceğiz orada. O sözcükleri sizin zihninizde canlandıran, o yazara o ilhamı veren, o kalemi oynatmasına sebep olan derinliği, nüansı alamayacağız. O yazarın orada betimlemek istediği ifade görüntünün üzerinde kaybolacak. Belki şu anda belgesel dediğimiz forma dönüşecek. Bu da bizim muhayyilenin olmadığı bir alana götürecek. O görüntüyle herkesin muhayyilesi aynılaşacak. Taht Oyunları cüce karakteri gibi. Diziyi izledikten sonra herkesin hayalinde aynı cüce yerleşiyor. Bu bize olumlu ve olumsuz pek çok şey getirecek.
· Dijital kitaplar ve İnternetten sonra
istediğimiz kitaba istediğimiz anda ulaşabilsek de, aracı olan büyük şirketler
nedeniyle bağımsız kitapçılar ve butik yayınevlerinin bundan olumsuz etkilendiğini
görüyoruz. Bu süreç nasıl işliyor?
Dünyada aslında sadece kültür ve
sanatta değil her alanda bir büyük biraderler var bir de onların karşısında
etkinin tepkisi olarak doğan küçük biraderler. Özgür Uçkan’ın deyişiyle bu
büyük biraderlerle küçük biraderlerin savaşı. Büyük müzik tröstleri ortaya
çıkınca ardından korsan çıkıyor. Özellikle internetin ilk yirmi yılında
kültürel olarak çok daha açık kaynak ve açık sisteme teşne insanlar vardı.
İnternetin gayrı merkezi yapısının korunmasını isteyen ve paylaşımcılığı
savunan insanlardı bunlar. Bu yeni dönem, aşağı tarafta kalan kitlenin bir
anlamda anarşistleşmesine yol açıyor. Çünkü oradaki paylaşım eşit olmadığı
için, katmanlar arasından sadece parası olanlar geçebildiği için bir yandan da
onun savaşımını yapacak anarşistler ortaya çıkıyor. Dünyada öyle bir
hakkaniyetli bir dağılım olmadan bu savaş hep sürecek gibi geliyor bana.
Birileri o kitap tekelini sadece zenginlere vermek istediklerinde hack ile
karşılacaklar.
· Sorunun kaynağı adalet mi o zaman?
Bakın kültür-sanatla ilgisi yok gibi
görünse de onu da etkileyecek bir şeyden bahsedeceğim. ‘‘Nesnelerin interneti’’
denilen bir şey giriyor hayatımıza. Üzerimizdeki saatten gözlüğe kadar her
şeyin internete bağlandığı ve bilgilerinin belli bilgisayarlarda toparlanarak
büyük biraderlere aktarıldığı yapay zekâların dünyasına doğru gidiyoruz. Bunun
adını ‘‘nesnelerin interneti’’ koydular. Mesela Londra Metrosu şu anda bu
nesnelerin interneti ile yönetilen bir yapıya kavuştu. Onu yapan firma bütün
kameraları, raylı sistemleri ve vagonları oradaki insanların telefonlarından
yararlanarak kullanıcıların etkin biçimde sevk ve idare edildiği bir sistem
kuruyor. Bu şimdi ilk baktığımızda süper. Siz diyelim ki Oxford
caddesindesiniz. Telefonunuza mesaj geliyor. Diyor ki bu caddede şu anda acayip
bir kalabalık var, insanlar metroya giremiyor.
Sen git bir yerde indirimli kahve iç ya da şu mağazaya uğra trafik
açılana kadar. Ya da şu alternatif yolları dene. Ama burada insanlar statüsü ve
parasına göre ayrıştırılırsa ne olacak? Üst katmanlara(Premium) fayda sağlayan
bir sisteme dönüşecek o zaman. O yüzden şu anda özellikle internet
düşünürlerinin üzerinde en çok tartıştığı şey şu: Nesnelerin interneti olmaz
insanların interneti olmaz. Yani internet dediğimiz şey insanlara hakkaniyetli
bir şekilde davranabilecek ve onları üretken hale getirebilecek bir ortam olmak
zorunda, diyorlar. Sadece tüketim üzerinden şekillenen ve ekonominin,
ilkelerin, siyasetin ve toplumların buna göre biçimlendiği bir şey olamaz.
· Jacques Ellul ‘‘ Teknolojinin
Toplumu’’ kitabında tekniğin ahlaki olarak özerk ve totaliter olduğundan,
kutsala karşı olduğu halde kendini kutsallaştırdığından bahsediyor. Siz bu
konuda karamsar mısınız?
Ben genel olarak iyimserim bu zaman-mekân sınırlarını aşan ortamın, dünyayı iletişimin daha yatay olduğu ve katılımcılığın arttığı daha demokratik bir noktaya götüreceği noktasındaki umutlarını hala koruyorum. Ancak şu anda içinde bulunduğumuz bunun tezahür etmediğini gösteriyor. Şu anda büyük birader tarafından kurgulandığı, bizim kendimiz hakkında stratejiler geliştiren bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlık ortaçağ diye bir çağ yaşadı ve oradan çıkmasını bildi. Kiminle çıktı? Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle çıktı. Günümüzde de internetin ortaçağını yaşıyoruz. Şimdi yine dünyanın her noktasında karanlık var. Terör örgütlerinin sosyal medyayı devletlerden çok daha etkin bir şekilde kullanarak militan topladığı bir çağ yaşıyoruz. Canlı bombaların emirleri sosyal medyalardan aldığı bir dönem bu. Ancak ben bunları geçiş sancıları olarak görüyorum. Çatışma ve yıkım kaçınılmak olarak var olacak. Ancak insanlık kendi bilinci içinde, yok olmadan kendi uygarlığını yeni baştan inşa edecek bir çıkış bulacak diye düşünüyorum.
· Ama şu anda gördüğümüz kadarıyla
sosyal medyanın başlangıçta vaat ettiği özgürlüklerle kıyasladığımızda Amerika
iç savaşın eşiğinde, Avrupa Birliği dağılmak üzere, Ortadoğu’da çiçek adlarıyla
karşılanan devrimler baskı rejimleriyle sonuçlandı.
Hatırlarsanız 1989’da Berlin Duvarı yıkıldığında da dünyada iyimser bir hava oluşmuştu. Fukuyama Tarihin sonu diye bir kitap yazdı. Herkesin barış içinde yaşayacağı tabii alt metinde bunun jandarmalığını da Amerika’nın yapacağı özgür bir dünya olacaktı. Bunun sonunda Huttington’un medeniyetler çatışmasına geldik. Trajik bir Bosna katliamıyla başlayan çatışmalı bir döneme girdik. Dünya tek bir köy olacak derken o zaman 150 olan ülke sayısı şu anda 300’e yaklaşıyor.
Hatırlarsanız 1989’da Berlin Duvarı yıkıldığında da dünyada iyimser bir hava oluşmuştu. Fukuyama Tarihin sonu diye bir kitap yazdı. Herkesin barış içinde yaşayacağı tabii alt metinde bunun jandarmalığını da Amerika’nın yapacağı özgür bir dünya olacaktı. Bunun sonunda Huttington’un medeniyetler çatışmasına geldik. Trajik bir Bosna katliamıyla başlayan çatışmalı bir döneme girdik. Dünya tek bir köy olacak derken o zaman 150 olan ülke sayısı şu anda 300’e yaklaşıyor.
·
Bu özgürlük vaatleri ülkeleri daha kapalı toplumlara mı dönüştürdü?
Bu özgürlük vaatleri ülkeleri daha kapalı toplumlara mı dönüştürdü?
Eninde sonunda yeniden aklın egemen olacağo bir döneme gelineceğinizi düşünüyorum ben. Buradan insanlık adına en büyük tehlike bu yarattığımız yapay zeka ve robotlardır kubrick’in 2001 Uzay Macerası filminde vurgulana bu robot-insan ikileminin tekrar gündeme getirilmesi lazım.
İsmail Hakkı Polat İle Söyleşiyi Yapan Atakan Yavuz
Dergah Dergisi 320. Sayı
Yorumlar
Yorum Gönder